Küresel Fırtına Öncesi Türkiye’nin Güven İhtiyacı

Covid-19 hastalığının pandemiye dönüşmeye başladığı ve küresel anlamda farkındalığının arttığı, Türkiye’de ise etkilerinin yeni hissedilmeye başladığı dönemde Dünya Gazetesi’nde yayınlanan yazımın başlığı “Bölgenin Little Chinası Türkiye’ye koronavirüs sonrası çok iş düşüyor” şeklindeydi (bknz: https://www.dunya.com/kose-yazisi/bolgenin-little-chinasi-turkiyeye-koronavirus-sonrasi-cok-is-dusuyor/462086).

8 Şubat 2020’de yayınlanan yazımın üzerinden neredeyse 2,5 yıl geçti. Bu süre zarfında Dünya’da 550 milyon kişi hastalığa yakalandı, 6,5 milyona yakın kişi hayatını kaybetti. Dünya nüfusunun %60’a yakını aşılandı. Türkiye’de ise bu süre zarfında 15 milyon kişi hastalığa yakalandı, raporlanan verilere göre 100.000 kişi hayatını kaybetti ve toplam aşılanma oranı toplam nüfusun %65’ine yaklaştı.

Şubat 2020 yılında dikkat çekmeye çalıştığım husus, Dünya’da gerçekleşen pandemi sebebiyle tedarik zincirinde bozulmalar yaşanacağı ve bu küresel felaket karşısında Türkiye’nin değişen tedarik zinciri yönetiminde daha fazla pay almasının kuvvetli bir ihtimal olması yönündeydi. Bu sebepten sanayi ve üretim konularında “Little China” olarak tasvir ettiğim kapsamda, ülkemizin ihracatının ivmelenmesini öngörmüştüm. Nitekim  bu süre zarfında Türkiye özellikle üretim, sanayi ve lojistik faaliyetlerinin gücüyle ihracat rekorları kırmaya devam etmektedir. Son 12 aylık ihracat verilerimize baktığımızda 240 milyar ABD dolarını geçmiş durumdayız.

Tedarik zinciri konuları bu dönemde neden önem kazanmaya başladı? Teknoloji ivmelenmesi ile birlikte tüketiciler için satınalma kavramı, bir süre internet ortamında gezinme, sonrasında bir tıklama ve sisteme kaydetmiş olduğunuz kredi kartı bilgilerinizin onaylanmasının olduğu bir döneme girdi. Özetle tüketicilerin satınalma süreçlerinde zaman kaybı kavramı ortadan kalkmaya başladı. Basit bir örnekle, eskiden evinizin terası için oturma takımı almak en az 3 mağaza gezmek, bunlarla fiyat pazarlığı yapmak, stok durumuna göre siparişin kesinleşmesini beklemek ve ödemesini yapmayı içeriyordu. Şimdi ise 2 veya 3 sanal pazaryerinde istediğimizi almak 15 dakika kadar kısa bir sürede gerçekleşebiliyor.

Ancak, resmin öteki tarafında oturan üreticiler için hayat değişmedi. Üreticiler için “gerçek zaman” ihtiyacının artarak devam ettiği bir dönemin içerisindeyiz. Öncelikle üreticiler, mallarını üretebilecek insan gücüne, ara mamüllere ve sermayeye ihtiyaç duymaya devam ediyorlar. Pandemi dönemi yaşanan zorluklar üreticilerin çalıştıracak insan gücüne erişimi kısıtlarken, üretim için kullandıkları mamüllerin sevkiyatlarını önce zorlaştırdı sonrasında ise pahalılaştırdı. Şirketlerin pandemi öncesi zaten düşük kar marjları ile çalıştıklarını dikkate aldığımızda, yükselen maliyetler ve enflasyon artışları ile sermaye ve yatırım ihtiyaçları artarak devam etti.

Pandemi öncesinde Trump dönemiyle başlayan Çin-ABD ticaret savaşı, pandemi sonrasında Delta ve Omicron varyantlarının tedarik zincirine olan olumsuz etkileri, fabrikalarda ve limanlar gibi taşıma merkezlerinde oluşan tıkanıklıklar ve son olarak Rusya-Ukrayna Savaşı’nın etkileri, küresel tedarik zincirlerinde oluşan aksaklıkların artarak devam etmesine sebebiyet vermeye devam ediyor.

Uluslararası şirketlerin politikalarına baktığımızda pandemi öncesi dönemde küresel tedarik zinciri stratejileri, çoğunlukla düşük maliyet ve yüksek esneklik üzerine yoğunlaşmaktaydı. Küreselleşmenin etkileri ile uluslararası ticaretin arttığı ve şirketlerin genel olarak “just-in-time” (sıfır stok veya düşük stoklu üretim) gibi prensipler ile üretim ve stok maliyetlerini düşürdüğü bir dönem gerçekleşti. 2008 yılında yaşanan küresel finans krizi sonrasında bankalara uygulanan bilanço stres testi gibi, yeni dönemde uluslararası şirketler tedarik zincirlerini stres testine sokarak stratejilerinde “just-in-case” (stoklu üretim) önlemler almaya başladılar. Pandemi döneminde öğrenilen dersler içerisinde firmaların stok ve lojistik takibi konularında teknolojik gelişimleri daha hızlı adapte etmeye, kısa vadeli satınalmalar yerine uzun vadeli stratejik alımların artmasına yol açarken, kritik ürünlerle alakalı stok seviyelerinin daha yüksek tutulması da bir önlem olarak firmaların gündeminde. Türkiye için önemli olan ve “near-shoring” (yakın pazarlardan tedarik etme) olarak da lanse edilen, tedarik edilen ürünlerin daha yakın pazarlardan alınması da doğal bir sonuç olarak karşımızda.

Peki şu anda ne durumdayız? Ekonomik göstergelere baktığımızda 2020 yılında gerileyen ekonomiler 2021 yılında ciddi bir toparlanma gerçekleştirdi. Bu toparlanma ağırlıklı olarak dayanıklı ve hızlı tüketim mallarında olurken, hizmetler sektöründe pandemi öncesi döneme ancak ulaşılabildi. Türkiye ekonomik anlamda 19.cu büyük ekonomi olarak girdiği bu dönemde iki sıra gerileyerek 21.ci büyük ekonomi olarak devam ediyor. Dünya genelinde ekonomik yavaşlamayı tetikleyecek en büyük risk artan enflasyon ortamı olarak görülmekte. Buna karşın tüm Dünya ülkeleri merkez bankaları ve ekonomi yönetimleri enflasyona karşı mücadele kapsamında faiz artışları ve parasal sıkılaşma tedbirleri açıklamaktalar. ABD’de de FED’in faiz artışı hamleleri ile yavaşlayacak bir ekonomi ile Rusya-Ukrayna Savaşı’nın etkileri sebebiyle yavaşlayacak olan bir Avrupa ile karşı karşıyayız.

Unutmayalım ki, Rusya ve Ukrayna ülkelerini dikkate aldığımızda Dünya’nın en büyük tahıl, nikel ve gübre ihracatçısı, Dünya’nın en büyük ikinci kereste, bakır, çelik, amonyak ve titanyum ihracatçısı ve Dünya’nın en büyük üçüncü aliminyum, kömür ve gaz tirbünü ihracatçısı olarak bir risk teşkil ediyor. Bu ürünlerin ve özellikle gıda ürünlerinin fiyatlarının artması ile gelişen ülke ekonomilerinde bozulmalar, sosyal sorunlara yol açabilir.

Avrupa’nın doğalgaz ithalatının 40%’ını sağlayan bir Rusya aynı zamanda Avrupa’nın ham petrolün 25%’ini, demir çelik ve kömür ürünlerinin de 30%’unu sağlıyor. Bu ürünler küresel olarak farklı pazarlardan tedarik edilebilse de, hızlı değişimlerin sonucunda fiyat artışları ve tedarik sıkıntıları ekonomileri yavaşlatacaktır. Ülkelerin gündemlerinde ekonomik ve siyasi gelişmelerin yanısıra yeşil ekonomi ve sürdürülebilirlik konuları ise ön planda kalmaya devam ediyor.

Bütün bunlar dikkate alındığında Türkiye olarak ekonomik anlamda çok zor bir kısa döneme girmiş bulunuyoruz. Türkiye küresel tedarik zincirinden artan bir pay alabilir mi? Bu sorunun cevabı evet. Türkiye orta vadede üretim, sanayi ve yönetim merkezi olmaya devam edecek ve hızlı büyümesini sürdürecektir. Ancak bir süredir Türkiye’nin ekonomik politikalarındaki kısa vadeli kararları, kurlardaki dengesizlik ve serbest piyasa ekonomisi aksine alınan kararlar ve bunlara ilaveten sermaye ve kredi kontrolleri gibi şaşırtıcı hamleler sebebiyle, hem yerel hem de yabancı yatırımcıların iştahı azalmaktadır. Her ne kadar istihdam artsa da, tüm OECD ülkeleri içinde çift haneli işsizlik oranı olan üç ülkeden bir tanesi Türkiye. En son açıklanan asgari ücret seviyesi açlık sınırının %15 altında ve yüksek enflasyon 2022 sonuna kadar devam edecek ancak Aralık 2022 itibariyle baz etkisi sebebiyle düşmeye başlayacak.

Merkezi bütçe rakamları ve sürekli açıklanan yeni ve yüksek vergiler dikkate alındığında, Türkiye’nin borçlarının yaklaşık olarak %85’inin döviz bazlı, enflasyon endeksli veya değişken faizli olduğu da göz önüne alınırsa bütçenin  bir kıskaç altında olduğu ortaya çıkar. Bütün bunlara  merkez bankasının gerilemiş döviz rezervlerini de eklediğimizde,  dış ödemeler krizine doğru gitmekte olan bir ekonomi ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiriz.. Ancak bunun karşısında alınan sermaye kontrolleri ve kredi kontrolleri gibi tedbirler, yaklaşmakta olan dış ödemeler krizini geciktirebilir.

Bu durumdan nasıl çıkarız? Yeni bir Türkiye ekonomi modeline ihtiyaç duyduğumuz bir döneme giriyoruz. Türkiye’nin teknolojiye yatırım yapan, çevreci ve sürdürebilir bir sanayi ve imalat üssü haline gelmesine olanak sağlayan, bulunduğu jeopolitik  konum sebebiyle yeniden uluslararası şirketlerin yönetim üssü haline gelen bir model. Bunun uygulanması için çok acilen ortak akıl ile hareket ederek özerk kurumlarımızın başına zor kararları alabilecek liyakat sahibi yöneticilerin atanması, Dünya’da gelişen ve ağırlıklı olarak merkez bankalarının uyguladığı politikalar ile uyumlu politikaları benimsemiş ve hükümet olarak da yeşil sanayi devriminden Türkiye’nin hakettiği payı almasını sağlayacak sanayi politikaları ile teşviklerin hayata geçirilmesi lazım.

Türkiye’nin “Little China” olmaktan çıkıp “Anadolu Kaplanı” statüsünün hakkını verebilmesi ve artan küresel tedarik zincirinden pay alabilmesi için, ekonomide güven ortamının hızlıca tesis edilmesi en ana unsur olarak ön plana çıkmaktadır.

 

 

Fuat Pamukçu